26/10/2009 ·
13 Yüzyılda Anadolu'da Gelişen Türk Edebiyatı
1. Hacı Bektaş-ı Veli13. yüzyılda Anadoluya horasandan geliyor. Hayatıyla ilgili bilgiler veleyat-name'den ulaşırız Anadolu halkına dini tasavvufi ve ahlaki yol göstericilik yapmıştır. Makalat adlı eseri vardır. tekke edebiyatındaki yeri ve önemi tartışma götürmez. Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve öğretisinin yayılması, ölümünden çok daha sonra, 14.yüzyıl başlarında kurulan tarikatının, 16.yüzyıl başlarında etkinlik kazanması ile olmuştur. Hacı Bektaş Veli, hakkında anlatılan söylencelerle, tarihsel gerçekliklerden kopuk olarak yaşatılmıştır. Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir İli’ne bağlı Hacıbektaş İlçesi’nde bulunmaktadır.
Hacı bektaş-i veli'den birkaç söz :
Murada ermek sabır iledir.
Doğruluk dostluk kapısıdır
Araştırma açık bir sınavdır. Eline, beline, diline sahip ol.
Her ne ararsan kendinde ara.
Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.
Bir olalım, iri olalım, diri olalım.
Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
Okunacak en büyük kitap insandır.
İnsanın cemali sözünün güzelliğidir.
Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.
Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.
İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
İlim,hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır.
Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.
2.Mevlana celaleddin-i Rumi:
Horasan'ın belh şehrinde 1207 tarihinde doğmuştur. Hakkındaki bilgilere Ahmaed Eflaki'nin Menakıbü'l- Arifin'i ile Sultan Veled 'in ibtida-name'sidir. şens-i tebrizi2nin etkisinde kalmıştır. Mesnevi, Divan, Mevlana'nın iki ana eseridir. her iki eserdr manzumdur. bir de mensyr eserlari vardır; fıhi Ma fih, mecalis-i seb'a Mektubat'tır. eserlarinde daha çok tasavvuf ile ilgili konular üzerinde durur. ilahi aşkla insan-ı kamil mertebesine ulaşacağını belirtmiştir.


Sultan Veled:
Mevlana' nın oğlu Sultan Veled 1226 yılında doğmuştur. Mevlana, Sultan Veled'e küçük yaşından itibaren ilim öğretmeye başladı. Onu zahiri ve batını ilimlerde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda marifet, Allahü tealanın zatı ve sıfatlarına ait bilgiler sahibi eyledi. SultanVeled gençliğinde, her ilimde pek yüksek derecelere kavuştu. Mevleviliğe bir tarikat alarak geçek biçimini kazandırandır. ilk mevlevi dergahının kurucusu olarak bilinir. 1312 !de vefat etmiştir. beş eseri vardır. Divanından başka ibtida-name, rebab-name, intiha-name adlı üç mesnevisi ile Ma'arif adlı bir de mensur eseri vardır.
Ahmed Fakih:
Çarh-name adlı eseri vardır. 100 beyitlik kasidedir. diğer başka eseri de Kitab Evsaf-ı Mesacidi'ş Şerife'dir.
Dehhani:
Divan şiirinin Anadoludaki kurucusu kabul edilir. Fuat Köprülü Dehhani hakkında bilgiler vermiştir. I. Alaeddin ya da III.Alaeddin döneminde yaşamıştır.
Bir saray ve zevk şairi olduğu görüşü vardır. Dönemimde etkili olan tasavvuf akımının ,dini atmosferi etkisinde kalarak şiir yazmamış, daha çok zevk ve eğlence içerisinde geçirmekten yana olduğu şiirlerinde vurgulamıştır.
Dehhani2nin şiirinden bir örnek:
Aceb bu derdümün dermânı yok mı
Ya bu sabr itmegün oranı yok mı
Yanaram mûmlayın başdan ayağa
Nedür bu yanmağun pâyânı yok mı
Güler düşmen benüm ağladığıma
‘Aceb şol kâfirün îmânı yok mı
Delübdür ciğerümi gamzen okı
Ara yürekde gör peykânı yok mı
Gözi hançerlerin boynuma çaldı
‘Aceb ol zâlimün im’ânı yok mı
Su gibi kanumı toprağa kardun
Ne sanursın garîbün kanı yok mı
Cemâl-i hüsnüne mağrûr olursın
Kemâl-i hüsnünün noksânı yok mı
Begüm Dehhânî’ye ölmezdin öndin
Tapuna irmeğe imkânı yok mı
Şeyyad Hamza:
Din-i tasavvufi şiirler yazmıştır. Dini- tasavvufi şiir akımının önemli temsilcilerindendir.
En ünlü eseri Yusuf u Züleyha' sıdır. failatun failatun fa'ilun kalıbıyla yazılmıştır. kur'an'daki yusuf kıssaaına dayanmaktadır. Şeyyad Hamza hece ve aruzla şiirler söyleyebilen, islam kültürünü kavramış gezgin bir mutasavvıftır. Hece ile yazdığı paraçalar nazım tekniği itibari ile güzeldir. Aruzla yazdığı parçalarda pek başarılı olamamıştır. Ayrıca şiirlerinde Türk şiirinin kuruluşundan çizgiler vardır.
Klasik şiirlerinde özellikle naatları önemlidir. Bu manzumelerinde kuvvetli bir Arapça, Farsça bilgisi ve İslam kültürü hakimdir.
Daha çok sufi çehresiyle tanınan Şeyyad Hamza, dörtlük, mesnevi, kaside, gazel gibi nazım şekilleriyle manzum eserler vermiştir.
Yunus Emre :
Yunus Emre 'nin hayatı hakında pek bilgimiz yok; ama 13. yüzyılın ortalatı ile 14 yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı kabul edilir. Divan-ı ile Risaletü'n -nüshiye vardır.Yunus Emre'nin şiirinde, edebiyat tarihi bakımından, dil, düşünce, duygu ve yaratıcılık gibi dört önemli sorun sergilenir. Bu sorunlar bir görüş ve inanış bütünlüğü içinde ele alınır, insan konusunda odaklaştırılır. Şiirde işlenen konular ise insan, Tanrı, Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, alçakgönüllülük, erdem, eliaçıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır. O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir.
İnsan bir 'sevgi varlığı'dır, tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur. Tin tanrısaldır, ölümsüzdür, gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa, tanrısal evrene dönme özlemi içindedir. Gövde dağılır, kendini kuran öğelere ayrılır. İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak, su, ateş ve yel gibi dört ilkeden kurulmuştur. Bu dört ilke yaratılmıştır, yaratıcı da Tanrı'dır. Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. İnsan sevgi yoluyla Tanrı'ya ulaşır, çünkü insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır. Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması, tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır. Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı'yı düşünme, ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirmiştir.
Gerçekte insan-Tanrı-evren üçlüsü birlik içindedir, var olan yalnız Tanrı'dır, türlülük bir 'görünüş'tür. Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır. Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir. Bu özdeşlik tanrısal tözün bütün varlık türlerinde, biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır. Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir 'yansıma' niteliğindedir, çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca 'oluş' gerçekleşir.
Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir. Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar. Sevginin ereği yüce Tanrı'ya ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır. Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı'yı, Tanrı'yı seven kendini sever. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar.
Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış, Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez. Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık) . Dost başka bir anlamda da Tanrı'dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür.
Yunus Emre'de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır. Yaşamak belli nesnelere bağlanmak, yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar. Yunus Emre'nin dilinde bilge kişinin adı 'eren'dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur.
Evreni bir tanrısal görünüş alanı olarak bildiğinden, erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır. Erenin gözünde insan bir küçük evrendir, büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır. Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur.
Ölüm tinin gövdeden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle ölüm tinle gövde arasında bir ayrılıktır. Gerçekte ölüm yoktur, tinin ölümsüzlüğe ulaşması, yüce kaynağa dönüşü vardır. Çünkü, bütün varlık türleri tanrısal tözün yansıması olduğundan, salt ölüm de söz konusu değildir. Ölümün bir başka anlamı da bilgiden, erdemden, yetkinlikten, sevgiden yoksun kalmaktır.
Yunus Emre'nin şiirinde Yeni-Platonculuk'tan kaynaklanan Tasavvuf öğretisinin bütün sorunları bulunur. Bunlara yeni bir çözüm getirmez, Yeni-Platonculuk'un yöntemine dayanarak yorumlar ileri sürer. Bu nedenle onun şiiri Yeni-Platonculuk'un Türkçe açıklanışıdır.
Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçe'nin ses yapısına uymayan 'aruz' olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarını, Türkçe'nin ses yapısına uygun biçimde dile getirir, şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür.
Yer yer yalın halk söyleyişine yaklaşan dilinde anlam-uyum bağlantısı bütüncül bir içerik taşır. Ona göre önemli olan bir sözü etkili biçimde söylemektir. Bu nedenle sözün boş bir kavram olmaması, bir varlık sorununu, bir düşünceyi dile getirmesi gerekir. İnsan ancak söz söyleme yetisiyle insandır, konuşan Tanrı durumundadır. Yunus Emre'de Türkçe, şiir dili olma yanında, düşünceyi içeren, açıklayan bir odak özelliği kazanmıştır. |
|
| |
Ah Nefis Girdim Aşkın denizine bahrılayın yüzer oldum Geştediben denizler Hızır'layın gezer oldum
Cemalini gördüm düşte çok aradım yazda kışta Bulamadım dağda taşta denizleri süzer oldum
Sordum deniz malikine ırak değil salığına Girdim gönül sınığına gönülleri düzer oldum
Viran gönlüm eyledim şar bunculayın şar nerde var Haznesinden aldım gevher dükkan yüzün bozar oldum
Ben ol dükkan-dar kuluyum gevherler ile doluyum Dost bağının bülbülüyüm budaktab-n gül üzer oldum
Ol budakta biter iman iman bitse gider güman Dün gün isim budur heman nefsime bir tatar oldum
Canım bu tene gireli nazarım yoktur altına Düştüm ayaklar altına topraklayın tozar oldum
Tenim toprak tozar yolca nefsim iltir beni önce Gördüm nefsin burcu yüce kazma aldım kazar oldum
Kaza kaza indim yere gördüm nefsin yüzü kara Hümeti yok resul'lere bentlerini bozar oldum
Bu nefs ile dünya fani bu dünyaya gelen hanı Aldattın ey dünya beni işlerinden bezer oldum
Yunus sordu girdi yola kamu gurbetleri bile Kendi ciğerim kanıyla vasf-ı halim yazar oldum |
|
|
|
|
(0)
Yorum yaz!
Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır